Oyuncu Beyin Serisi için Öykü Şakiroğlu yazıyor : Beynin Ana Dili: Oyun
Beynin Ana Dili: Oyun
Oyunu çocukluğumuzdan kaldırdığımızı düşünelim. Saklambaç, çamurdan heykeller,
minderden parkurlar, çadırlar, legolar, hayali arkadaşlar… hepsini silelim. Sadece ciddi işler
yapan bir çocuk olduğumuzu hayal edelim. Okul, ders, ödev, görev, kurallar, yasaklar… nasıl
hissettiriyor? Sanki bir şeyler kaybetmiş gibi mi?
Bilim insanlarının yaklaşık 70 yıldır yaptığı araştırmalar derin bir gerçeğe işaret ediyor. Oyun,
bir lüks değil, hayati bir ihtiyaç. Beynin kendini yeniden kurma, onarma ve eğitme biçimi.
Beynimizin ana dili!
Bu dili çocuklukta öğreniyoruz ve yeterince konuşamazsak hayatımızın ilerleyen
zamanlarında sosyal ve zihinsel dünyayı anlamlandırmakta güçlük çekiyoruz. Bu durum zihnimizde yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor.
Bu konudaki en çarpıcı ve karanlık araştırmalardan biri 1966’da Teksas Üniversitesinde
yaşanan saldırı hakkında. Saldırıyı inceleyen ekipte yer alan psikiyatrist Stuart Brown,
saldırgan Charles Whitman’ın çocukluk geçmişinde normal bir oyun deneyiminin neredeyse
hiç bulunmadığını tespit etti. Brown, ilerleyen yıllarda yüzlerce yaşam öyküsünü inceleyerek
şiddet suçlularının geçmişinde oyun eksikliğinin oldukça sık görüldüğünü bildirdi. Bu tek
başına bir neden olarak ele alınmasa da oyunun beyni yapılandıran hayati bir faktör
olduğuna dair güçlü bir ipucu sunar.
Bu ipucunun peşine düşen bilim insanları hayvan modelleri ile oyun deneyleri yapmaya
başladı. 2003 yılında Jaak Panksepp ve Jeffrey Burgdorf, genç ve oynayan sıçanların
(özellikle gıdıklandıklarında) insan kulağının duyamayacağı ultrasonik ciyaklamalar
çıkardığını keşfetti. Panksepp bunu bir tür “kahkaha” olarak yorumladı; bu durum, oyunun
memeli beynindeki köklü ödül sistemlerine işaret ediyordu.
Ardından oyun yoksunluğu deneyleri geldi. Sergio Pellis, Bryan Kolb ve meslektaşları,
gençlik dönemlerinde oyun oynamaktan alıkonulan sıçanların sosyal ipuçlarını yanlış
okuduklarını, diğer sıçanların saldırganlık gösterileri ile oyun davetlerini ayırt
edemediklerini ve prefrontal korteks gelişimlerinin farklılaştığını ortaya koydu.
2013 yılında Baarendse ve arkadaşlarının çalışması da erken dönemdeki sosyal oyun
yoksunluğunun, yetişkinlikte bilişsel esnekliği zayıflatabildiğini gösterdi.
İnsan çocukları üzerinde bu tür bir yoksunluk deneyi yapmak etik olarak elbette imkânsız
ancak tarihsel olaylar bize bunu da göstermekte gecikmedi. Bükreş Erken Müdahale Projesi
kapsamında bazı çalışmalar yapıldı. Projenin merkezinde değişken bakım ve etkileşim
yoksunluğu vardı. Oyun da bunun bir parçasıydı. Çalışmalarda (Nelson, Zeanah, Fox ve
arkadaşları), yetimhanelerde tamamen uyaransız, etkileşimsiz ve oyundan uzak büyüyen
çocukların bilişsel ve duygusal gelişimlerinin belirgin şekilde geri kaldığı belgelendi.
Kısaca; Tüm bu çalışmalar birlikte oyunun, beynin duygu düzenlemesi ve sosyal ilişkileri
yapılandırmak için vazgeçilmez bir biyolojik gereksinim, beynimiz için temel bir besin olduğu
fikrini güçlendiriyor.
Peki, beyin bu hayati “besini” sadece uyanık olduğu saatlerde mi tüketiyor? Sanılanın
aksine, cevap hayır. Zihnimizi kapattığımızı sandığımız gece uykusunda bile beyin, gündüz
başlattığı süreçleri oyuna benzeyen zihinsel simülasyonlarla sürdürüyor.1994 yılında Matthew Wilson ve Bruce McNaughton, gündüz bir labirentte koşan sıçanların
uykudaki hipokampus hücrelerinin, gündüz koşarken ateşlendiği sırayla yeniden
ateşlendiğini gösterdi. Hayvan, gündüz yaşadığı deneyimi gece uykusunda bir bakıma
zihinsel olarak yeniden “oynatıyordu”. 2000 yılında Robert Stickgold ve ekibi bu
mekanizmayla ilgili insanda benzer bir iz buldu. Gün boyunca Tetris oynatılan katılımcılar,
uykuya dalarken gözlerinin önüne düşen blok simülasyonları getiriyordu. İşin en ilginç yanı,
oyunu oynadığını bilinçli olarak hatırlayamayan amnezili hastalar bile uykuya geçişte aynı
hayalleri ve oyun provalarını gördüklerini ifade ediyordu. Beyin, bilincimizin ötesinde kendi
kendine bir oyun provası yürütüyordu.
İlginç ve bir o kadar heyecanlandıran bir araştırma da Jayne Gackenbach’ın araştırmaları
oldu. Yoğun şekilde video oyunu oynayan kişilerin berrak (lüsid) rüya görme kapasitelerinin
ve en önemlisi rüyalarını kontrol edebilme kapasitelerinin daha yüksek olduğunu gösterdi.
Bazı bilim insanları bu gece simülasyonlarının, gerçek hayatın katı kalıplarından sıyrılarak
karşılaşabileceği belirsizlikler karşısında zihne bilişsel bir esneklik ve adaptasyon yeteneği
kazandırdığını düşünüyor.
Oyunun sunduğu bu zihinsel esneklik yalnızca çocukların ya da rüya görenlerin dünyasında
mı kalıyor peki? Hayır, yetişkinlerin ve profesyonellerin en hassas iş alanlarında da somut sonuçlar üretiyor.
En şaşırtıcı kanıtlardan biri tıp dünyasından gelmektedir. James Rosser ve ekibinin cerrahlar
üzerine yaptığı araştırmada, haftada üç saatten fazla video oyunu oynayan cerrahların,
oynamayan meslektaşlarına kıyasla ameliyat simülasyonlarında belirgin şekilde daha az
hata yaptığı ve işlemleri çok daha hızlı tamamladığı saptandı.
Bu durumun beyindeki nörolojik mekanizmalarını Daphne Bavelier ve C. Shawn Green
gösterdi: Aksiyon oyunları oynayan kişilerin görsel dikkat kapasiteleri ve ekrandaki birden
fazla nesneyi eşzamanlı takip etme becerileri kayda değer düzeyde yüksekti.
Simone Kühn ve arkadaşlarının çalışmasında ise iki ay boyunca düzenli olarak Super Mario
oynatılan yetişkinlerin hipokampus ve prefrontal korteks bölgelerinde gri madde artışı tespit
edildi.
Bu bulgular, beynin bir kas gibi kullanılan alanlarını geliştirdiği gerçeğiyle de tamamen uyumlu.
Günümüzde buna dair en görünür alan e-spor. Köln Alman Spor Üniversitesi’nde e-spor
sporcuları üzerinde yapılan fizyolojik ölçümlerde, bu oyuncuların maç sırasında dakikada
yaklaşık 400 hareket yaptıkları; salgıladıkları stres hormonu miktarı ile nabız ritimlerinin
profesyonel yarış pilotlarıyla benzer seviyelere ulaştığı görüldü. Bu, ekran başında oturan bir
insanın, zihinsel ve fizyolojik olarak devasa bir yük taşıyor olduğu demek.
Gelelim hepimizin merak ettiği soruya… her oyun her etkiyi yaratır mı? Bavelier’in de
vurguladığı gibi, her oyun her işe yarar gibi yüzeysel bir çıkarım yapmak doğru değil.
Aksiyon oyunlarının dikkat süreçlerine katkısı ile strateji veya bulmaca oyunlarının etkisi
birbirinden farklı. Oyun, motor becerileri ve zihinsel kapasiteyi keskinleştiren harika bir araç
fakat oyunun türü ve hangi amaçla kullanıldığı sonuçları yönlendirir.
Şimdi en başa, oyunsuz bırakılan o çocuğun dünyasına tekrar dönelim. Ne yazık ki modern
toplum yapısı, bu oyunsuzluk deneyimini herkese kademeli olarak uyguluyor. Peter Gray
(American Journal of Play, 2011), son yarım yüzyılda çocukların ve ergenlerin serbest oyun
süresinin düştüğünü, aynı dönemde bu düşüşe paralel olarak kaygı, depresyon ve çaresizlik
hissi gibi psikolojik sorunlarda büyük bir artış görüldüğünü bildirdi. Bu tablo, oyununhayatımızdan çekilmesiyle zihinsel sağlık sorunlarının aynı dönemde arttığını gösteren
ürkütücü bir paralellik sunar.
Oyun teorisyeni Brian Sutton-Smith’e atfedilen o meşhur tespit tam da bu noktada anlam kazanıyor:
“Oyunun zıddı çalışmak değil, depresyondur.
“
Sonuç? Oyunsuz kalan bir insanın aslında neyi kaybettiğini net olarak görebiliriz. Oyunsuz
bir insan sadece eğlenceyi değil; beynin kendisiyle ve dış dünyayla iletişim kurduğu temel ana dili kaybeder.
Şimdi durup kendimize şu soruyu sorma zamanı: Günün koşuşturmacası arasında, beynimizin ana dilini konuşması için kendimize ne kadar alan açıyoruz?
Öykü Şakiroğlu / Gamfed Türkiye



Yorum gönder